
Sevgi bir yönelimdir. Bir görev haline geldiğinde — özellikle ebeveynimizi sevmek zorunda olduğumuzu düşündüğümüzde ve onu sevmeme ihtimalini bütünüyle dışladığımızda — içimizde büyük bir bölünme yaratır. Üstelik ebeveynimizi sevmeme ihtimali yalnızca zihinsel değil, çoğu zaman içimizde korkutucu bedensel bir rahatsızlık da yaratır. Sanki bunu düşünmek bile bir kabahat, bir sadakatsizlik ya da insanın kendisinde ahlaki bir eksiklikmiş gibi gelir. Oysa yetişkinliğin en önemli eşiği, sinir sistemimizi bu ihtimale de açabilmektir: Annemi ya da babamı sevmiyor olabilirim, sevebilirim de… Yakınlık kurmak istemeyebilirim; sevdiğim hâlde ilişki içinde olmayabilirim.
Mesele duyguyu zorla belirlemek değil, bütün bu ihtimallerin var olmasına izin verecek kadar içimizde alan açabilmektir aslında. Çünkü sevginin daha derin hâli, bu paradoksu kucaklayabildiğimizde; bir kişiye karşı ne hissetmemiz gerektiği görevinin ötesinde saf ve olağanüstü bir yaşam yönelimi olarak kalbimizi açıp ortaya çıkabilir.
Yaşamın ilk kaynak sağlayıcıları önce anne, ardından babadır. Beslenmek, korunmak, görülmek, dokunulmak, ihtiyaçlarımızın karşılanması ve dünyayla ilk temasımız uzun süre onlar aracılığıyla gerçekleşir. Bu nedenle çocuklukta anne ve babaya ilişkin deneyimimiz yalnızca iki insanla kurduğumuz ilişki değildir; yaşamdan ne bekleyebileceğimize ilişkin ilk filtremizin de oluştuğu yerdir.
Kaynaklarımızın ne kadar olduğu, ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmayacağı, arzu etmenin doğal olup olmadığı, isteme hakkımızın tanınırlığı, almanın ne kadar güvenli olduğu, duygusal olarak nasıl karşılandığımız, ihtiyaçlarımızın görülüp gözetilip taşınabilir olması…
Ya da tüm bunların işlenişine bakıp belli filtrelerle ihtiyacımızı azaltmaya, kendimizi tutmaya, her şeyi kendi başımıza halletmeye veya karşımızdakinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne almaya yönelik inanç ve aksiyon kalıplarımız…
Çocuklukta bu koşullara verdiğimiz cevaplar yalnızca anne ve babamız hakkındaki düşüncelerimiz olarak kalmaz. Zamanla yaşamla, kaynakla, parayla, emekle, almakla, vermekle ve kendi kapasitemizle kurduğumuz ilişkinin içine de karışır ve artık yetişkin olduğumuz hâlde yaşamla ilişkimizi hâlâ anne ve babamız üzerinden düzenlemeye devam ettiğimizde sorun başlar.
Çünkü “ebeveyn” dediğimiz anda ilişkinin diğer tarafında bir çocuk konumu da vardır. Çocukluk döneminde anne ve baba gerçekten ebeveynimizdir; yaşamın ilk kaynakları, bakımın ve güvenliğin ilk taşıyıcılarıdır. Fakat yetişkin olduğumuzda anne ve babamız artık yalnızca ebeveynimiz değildir.
Gerçek şu ki; onlar da kendi seçimleri, eksiklikleri, hataları, imkânları ve imkânsızlıkları olan ( ve belki de çocukluk filtrelerinden özgürleşememiş) iki yetişkin insandır.
Ebeveyni sevmek görev olduğunda, makamımız çocukluk makamı olarak kalır. Bu makamda onları oldukları insanlar olarak görmek yerine hâlâ bize verdikleri ve vermedikleri üzerinden değerlendiririz. Kendimizi de onların korkularının, yoksunluklarının, değerlerinin, savunmalarının ve yaşamla kurdukları ilişkinin filtresinden geçirmeye devam ederiz. Ve bütün bu filtrelerle kendi hayatımızdan, kendi kaynaklarımızdan ve kendi yapabileceklerimizden uzaklaşır gideriz.
Çocukluk örüntülerinin üzerine çıkmak, ebeveynlerimizi mutlaka beraat ettirmek ya da sürekli mahkûm etmek zorunda olmadığımız bir yere geçebilmekle mümkün olabilir. Yetişkin hayatımızı hâlâ aynı davayı görerek geçirmek, tüm hayatımızı, tüm mesaimizi, asıl yaşam enerjimizi alıkoyarak varlığımızı ele geçirebilir.
Oysa yetişkinlik başka bir düzleme geçerek mümkündür.
Verdiklerini alabilirim.
Vermediklerinin yasını tutabilirim.
Hatalarını görebilirim.
Onları anlamayı seçebilirim ya da seçmeyebilirim.
Sevebilirim ya da sevmeyebilirim.
Bunların hiçbiri kendi yaşamımı hâlâ onların üzerinden kurmamı gerektirmez.
Ebeveynimizi insanlaştırırken kendimizi de yalnızca “onların çocuğu” olmaktan özgürleştirmek, kökenimizi inkâr etmek değildir. Tam tersine, kökenimizi yerli yerine koymaktır.
Anne ve baba yaşamın kendisi değildir. Yaşamın bize ilk ulaştığı insanlardır.
Dolayısıyla onların yoksunluğu bizim yoksunluğumuz olmak zorunda değildir. Onların korkuları bizim güvenlik tanımımız değildir. Onların kaynakla, parayla, sevgiyle ya da dünyayla kurdukları ilişki bizim kapasitemizin sınırı olmak zorunda değildir.
Yetişkinlikte kendi kaynaklarımızla, kendi istidadımızla, kendi seçimlerimizle ve yaşamın bize sunduklarıyla daha doğrudan bir ilişki kurabiliriz.
Bu ayrışmanın yalnızca çocuğa ait bir tarafı yoktur. Ebeveynin de burada olgunlaşması gereken bir evresi mutlaka gelir.
Bir anne ya da babanın yetişkinlik yolculuğunun belki de en zor eşiklerinden biri, çocuğunun kendisini sevmeme ihtimaline dahi içeride yer açabilmesidir.
Çünkü çocuk büyüdüğünde artık ebeveynini sevmekle, onu haklı bulmakla, ona yakın kalmakla ya da onunla ilişkiyi sürdürmekle yükümlü değildir. Ebeveynlik, çocuğun sevgisi üzerinde ömür boyu sürecek bir hak yaratmaz. Çocuğa verilen bakımın karşılığı da onun yetişkin hayatındaki sevgisi, sadakati veya yakınlığı değildir.
Ebeveynliğin olgun evresi şu cümleyi taşıyabilmekle başlar: Çocuğun bana ilişkin duygusu artık onun iç dünyasına aittir. Ebeveynin bu cümlenin yaratabileceği acıyı taşıyabilmesi ve bu acının sorumluluğunu yeniden çocuğa vermemesi de ebeveynin olgunlaşmasının bir parçasıdır.
Çünkü ayrışma iki taraflıdır: Çocuk, ebeveynini kendi yaşamının kaynağı olmaktan çıkarırken; ebeveyn de çocuğunu kendi sevgi, anlam ve değer kaynağı olmaktan çıkarabilmelidir.
Belki ebeveynliğin son büyük görevlerinden biri, çocuğun kendisinden özgürleşmesine izin verebilmektir.
Böylece mesele giderek “Annemi seviyor muyum, babamı sevmiyor muyum, çok öfkeliyim, aşamıyorum…” ifadelerinin ötesine geçer.
Çünkü gerçek sevgi yalnızca belirli bir kişiye karşı hissettiğimiz sıcaklık değildir. İçimizde taşıdığımız bir ilişki kurma ve yaşama yönelme kapasitesidir.
Bir insanı sevmeyebilir ve onun varlığına saygı duyabiliriz. Bir insanı sevebilir ve onunla ilişki içinde olmamayı seçebiliriz. Birine yakınlık duymadan ona zarar vermemeyi seçebiliriz. Birinin hayatını üstlenmeden onun iyiliğini isteyebiliriz. Dolayısıyla sevgi ile yakınlık, sevgi ile görev, sevgi ile bakım verme, sevgi ile ilişkiyi sürdürme birbirinin eş anlamlısı değildir.
Anne ve babamızın şahsına ilişkin bitmeyen hesaplaşmadan dikkatimizi yavaş yavaş çekerek kendi düzlemimize, kendi yaşam alanımıza yerleştiğimizde, sevginin kaynağını da yeniden kendi içimizde bulmaya başlarız. Ebeveynimle ilişkime ve onlara olan duygularıma kabul vermeye başladığımda da içimde başka bir soru doğar: “Bir diğerinin bakışından özgürleştiğimde kendimle nasıl ilişki kuruyorum ve bu yaşamla ilişkime nasıl yansıyor?”
Yaşamdan geleni alabiliyor muyum?
Kendi kaynaklarıma yönelebiliyor muyum?
İstidadımı geliştirebiliyor muyum?
Sevebiliyor muyum?
Üretebiliyor muyum?
Verebiliyor muyum?
Ve yaşamın bana doğru gelen imkânlarına kabul verebiliyor muyum?
Çünkü yetişkinlik anne ve babayı beraat ettirmek ya da mahkûm etmekten çok, onların hayatını onlara, kendi hayatımızı kendimize bırakabilmektir. Sevgi de burada zorunluluktan özgürleşir; anneye, babaya, başka bir insana, yaptığımız işe, yaratıcılığımıza ya da doğrudan yaşamın kendisine yönelebilir.
Sevgi görev olmaktan çıktığında kaybolmaz.
Kaynağına geri döner.
Yaşamını, vaktini, mesaini, oluşunu geçmişinden ve çocukluk filtrelerinden özgürleştirip hakiki makamına yerleşince birçok şeyin yeniden düzenlendiğini görebilirsin. Yaşam herkesin kendi sorumluluğunu alması üzerine dizilidir çünkü.
Sevgi ve Nefesle.
