
“Güçlü kadın” ifadesini ne kadar çok duyuyoruz farkında mısınız? Bir şeyi çokça duyduğumuzda o şeyin kendi öz anlamını yitirip etiket haline gelmeye başladığını hissederim. Ve konuyla ilgili bir şeyler söylemek ihtiyacı duyarım. Bu benim özümden gelen bir ihtiyaç; her şeyin kendine has halini, gerçekliğini hatırlatmak. Bir şeyler egonun zorlamasıyla bozulmaya ve özgün halini yitirmeye başladığında ortaya çıkan bir refleks benimki.
Ben de çalışmalarımda çok büyük oranda “güçlü” olarak tanımlanan kadınlarla çalışıyorum; kendi işini kurmuş, mesleğinde başarılı, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, hayatını tek başına sürdürebilen, kendi ayakları üzerinde duran kadınlarla… Kimisi evli, kimisi bekâr. Kimisi çocuk sahibi, kimisi değil. Kimisi uzun yıllardır aynı ilişkiyi sürdüren, kimisi yeniden bir ilişki kurmaya çalışan kadınlar onlar.
İlk bakışta bu kadınların ortak noktası “güçlü” olmaları gibi görünüyor. Ancak seanslarda ortaya çıkan öyle bir ortak özellik var ki; onlar kendi ışıklarını kaybetmek istemeyen ama aynı zamanda bir erkekle derin bir bağ kurmayı arzulayan kadınlar.
Peki ışığıma saygı duyulması, onun görülmesi ve onurlandırılması da kadın -elbette insan- olarak hakkım değil mi?
Güç, kadının da erkeğin de kendi içinde yaradılışlarına göre bulunan bir yaşam kaynağıyken, kadın neyi gözden kaçırıyor olmalı ki “güçlü olmak” ile “kendini korumak” neredeyse aynı anlama gelmeye başlasın?
Kendi parasını kazanan, mesleğinde ilerleyen, ayakları üzerinde duran, bağımsız, sesini duyuran kadın, sırf kimliğini tamamlamış hissetmek için neden sevilmek, bağ kurmak, bir ilişkiye güvenmek ihtiyacını kenara bıraksın?
Maalesef son yıllarda “güçlü kadın” yalnızca bir tanım değil; birçok kadının ulaşmak istediği bir ideal, hatta farkında olmadan özdeşleştiği bir kimlik hâline geldi. Ancak yaşamını böyle sürdüren kadınlar da ilişkide kendi yönünü, özgürlüğünü, ekonomik bağımsızlığını, sözünü ve hatta bazen ruhunu kaybetmekten korkuyor.
İşte bu yazı seansların ve yaşamın içinde gözlemlediğim bu gerilimin içinden doğdu.
Amacım “Güçlü kadın” kimliğini yüceltmek ya da eleştirmek değil. Gücün, bağımsızlığın ve bağ kurma arzusunun kadın ruhunda nasıl bir araya geldiğini birlikte düşünebilmek.
Çünkü sorun güçlü olmak değil. Benim de bir zamanlar yaşadığım gibi; sorun güçlü kalmak zorunda hissetmek olabilir.
Seanslarda çoğu zaman yalnızca yaşanmış olaylarla çalışmıyoruz. Rüyalarla, sembollerle ve mitlerle de çalışıyoruz. Çünkü insan ruhu, yalnızca yaşadığı hikâyeyi anlatmaz; onun hangi arketipsel örüntünün içinde yaşadığını da gösterir. Bir kadının “ilişkide kaybolma” ya da “özgürlüğünü koruma” mücadelesi çoğu zaman yalnızca kişisel tarihiyle açıklanamaz. Aynı zamanda çok daha eski, kolektif bir hikâyenin içinden konuşur. Bu gerilimi anlamaya çalışırken yönümüzü mitolojik figürlere çevirelim istiyorum; bu yüzden Persephone ile Artemis’i anlatacağım, onları “kadın tipleri” olarak değil, kadın ruhunun iki farklı hareketi olarak ele alacağım.
Persephone seçilmek isteyen kadındır. Persephone’nin ilk hâli Kore’dir; henüz kendi yönünü belirlememiş genç kızdır o. Kendi arzusu ile annesinin arzusu henüz ayrışmamıştır. Hayat seçtiği değil, ona olandır. O henüz hayatına yön veren kişi değildir. Yeraltına kaçırıldığında yalnızca Hades’in dünyasına girmez. Bilinçdışına, gölgeye, korkuya ve henüz tanımadığı kendi derinliğine iner. Persephone’nin karanlık yüzünde kadın seçilmek ister ama kendisi seçmez. Bir erkeğin hayatına girer ama kendi dünyasını kurmaz. Kendi arzusunu, ancak başkasının arzusunda bir yer bulduğunda tanıyacağını sanır.
“Ben ne istiyorum?” sorusundan önce “Beni kim istiyor?” sorusu gelir. Bu nedenle Persephone, medeni bir durum değildir. Çünkü bir kadın evli olduğu hâlde kendi merkezine sahip olabilir, ancak başka bir kadın yıllarca bekâr yaşayabilir fakat bütün psişik yatırımını bir gün seçilme ihtimaline bağlayabilir.
Persephone bir ilişki biçiminden çok, bir bilinç konumudur. Çünkü mitin devamında Persephone yalnızca kaçırılmış bir kız olarak kalmaz. Yeraltının kraliçesine dönüşür. İki dünya arasında geçiş yapmayı öğrenir. Annesinin kızı olarak kalmaz, Hades’in yalnızca eşi olarak da…
O artık karanlığı tanımış, ölümü görmüş, kaybı yaşamış ve kendi derinliğinde bir otorite kazanmıştır. Bu otoriteyle olgunlaşan Persephone ilişkiye girebilir ama ilişkide kaybolmaz. Bir erkeği sevebilir ama onu kendi varlığının kaynağı yapmaz. Bağ kurabilir ama kendi ruhsal merkezini terk etmez.
Artemis ise başka bir yönü temsil eder. Kendi hedefini bilen, kendi yolu üzerinde yürüyen, bağımsız, odaklı ve özgür bir kadındır. Artemis’in hayatı bir erkeğin bakışıyla başlamaz. Onun yönü kendi içindedir.
Bu nedenle birçok kadın için Artemis çok çekici bir imgedir. Özellikle ilişkilerde kendini kaybetmiş, fazlaca uyum sağlamış, başkasının hayatında yaşamış bir kadın için Artemis kurtarıcı gibi görünür. “Artık yalnızca kendimi seçeceğim. Kimse uğruna yolumdan dönmeyeceğim. Bir daha kimseye ihtiyacım olmayacak.” Derken o da karanlık yüzünü ortaya koyar. Çünkü kimseye ihtiyaç duymamak, özgürlük değil çoğu kez savunmadır. Bağlanmamak, bağımsızlık değil incinmemek için daha bağ kurmadan önce geri çekilmektir. Kendi yolunu seçmek, kendine sadakat değil; yakınlığın belirsizliğinden, paylaşımın zorluğundan ve teslim olmanın ürkütücülüğünden kaçış olabilir.
Artemis gölge ifadesinde ilişkiyi zayıflık olarak görür. Persephone ise ilişkiyi varoluşunun teminatı yapar. Bireyleşme, Artemis’in Persephone’yi yok etmesi, yok sayması değildir. Persephone’nin de Artemis’i terk etmesi değildir. Olgun kadın, içindeki her iki imgeye de yer açabilir. Yolunu kaybetmeden sevebilir. Sevgiye kapanmadan kendi yönünde yürüyebilir.
Bazı kadınların hayatında ayrışma tam olarak gerçekleşmez. Anne evinden çıkarlar fakat kendi evlerini kurmazlar. Doğrudan bir erkeğin dünyasına geçerler. Bir bağlılık sisteminden özgürleşmeden başka bir bağlılık sistemine girerler.
Bir başkasının arzularına göre şekillenmiş bir hayattan, başka birinin arzularına göre şekillenen hayata geçiş yaparlar. Fiziksel olarak bağımsızlaşmış görünseler de psişik merkez hâlâ dışarıdadır.
Önce anne ne istiyorsa o olmuştur. Sonra partnerin işi, şehri, ailesi ve hedefleri ne gerektiriyorsa ona göre yaşanır. Bu hayatta kadın kendi hayatına hiç sahip olmamış değildir. Fakat kendi hayatının belirleyici ilkesi olmamıştır. Burada erkek yalnızca eş olmaz, yeni kimliğin taşıyıcısı konumuna geçer. Erkek, annenin dünyasından çıkış kapısı olmuştur. Toplumsal meşruiyet çerçevesinde aidiyetin güvencesidir ve kadının kendi başına kurmakta zorlandığı hayatın hazır -hatta paket program- organizasyonu halindedir.
Burada erkek ve kadının erkek üzerinden bağlandığı ilişki, sadece ilişki değildir; bütün hayat, kimlik ve dünyadaki tek yer gibi hissedilir.
Bazı kadınların hikâyesi ise tam tersinden başlar. Onlar çok erken yaşta büyümek zorunda kalmışlardır.
Çocukluklarında dayanacak bir omuz bulamadıkları için, zamanla kendi omuzları olmayı öğrenmişlerdir. Yardım istemeyi değil çözüm üretmeyi, yaslanmayı değil ayakta kalmayı, beklemeyi değil kontrol etmeyi bilirler. Bu nedenle yetişkinlikte bağımsızlık onlar için yalnızca bir tercih değil, hayatta kalma biçimine dönüşmüştür. Onlar için ilişki çoğu zaman bir dinlenme alanından çok, düzenlerini bozabilecek bir ihtimal gibi hissedilir.
Çünkü bir başkasına ihtiyaç duymak, çocuklukta öğrendikleri en hüsran dolu ve en tehlikeli deneyimlerden biridir. Erkek, onların bilinçdışında çoğu zaman güvenilecek biri olarak değil; yük olabilecek, sınırlarını ihlal edebilecek ya da sonunda hayal kırıklığı yaratabilecek biri olarak temsil bulur. Bu yüzden ilişkiye girmek isterler; ama tam yakınlaşacakları anda geri çekilirler.
Sevilmek isterler; ama bağımlı görünmekten korkarlar. Destek görmek isterler; ama destek almanın bedelinin özgürlüklerini kaybetmek olacağına inanırlar. Dışarıdan bakıldığında son derece güçlü görünürler. Oysa çoğu zaman taşıdıkları şey güç değil, uzun yıllardır sırtlarından indirmedikleri bir sorumluluktur. Kendilerine yetebilmek, zamanla kimseye ihtiyaç duymamaya dönüşmüştür.
İlişki içinde ise çoğu zaman her şeyi taşıyan taraf olurlar. Yardım istemek yerine çözüm üretir, destek beklemek yerine yükü üstlenirler. Partnerlerinin bakım vermesine, sorumluluk almasına ya da onları taşımasına izin vermekte zorlanabilirler. Çünkü bilinçdışında “rahatlarsam zayıf düşerim”, “kontrolü bırakırsam incinirim” ya da “birine güvenirsem kendimi kaybederim” inancı sessizce çalışmaktadır.
Böylece paradoksal bir durum ortaya çıkar. Yanlarında güçlü bir erkek isterler; fakat o güç gerçekten ortaya çıktığında huzur bulmak yerine tetikte hissedebilirler. Çünkü yıllarca yalnızca kendi gücüne yaslanarak hayatta kalmış biri için, bir başkasına güvenmek çoğu zaman bilinmeyen bir deneyimdir.
Ve kimseye ihtiyaç duymamak ya da güvenememek, fark edilmeden yeni bir yalnızlık biçimi yaratır.
Bu kadınlardan biri var olabilmek için ilişkiye tutunur. Diğeri varlığını koruyabilmek için ilişkiyi mesafede tutar. Biri kendini bir başkasında arar. Diğeri kendini yalnızca kendinde tutmaya çalışır.
Sözün özüne gelirsek; doğru-yanlış, güçlü-zayıf, bağımlı-bağımsız gibi karşıtlıkların ötesine geçebilmek, kadının içindeki bu iki hareketi fark edip onlara aynı şefkatle yaklaşabilmesiyle mümkündür. İlişkide kaybolan kadın ile ilişkiye yaklaşmaktan korkan kadın birbirinin karşıtı değil, birbirinin öğretmenidir. Aynı ruhun, aynı yaranın iki farklı uyumlanma biçimidir. Biri diğerine kendi gücünü ve yönünü hatırlatırken, diğeri ona kontrolü bırakmayı, güvenmeyi ve bağ kurabilmeyi öğretir. Ancak ikisi de aynı kadının içinde birbirine yer açabildiğinde ne güç sevginin önüne geçer ne de sevgi kişinin kendi merkezini gölgede bırakır.
Kadın ruhu, ancak bu iki hareketin birbirini tamamlayabileceğini gördüğünde genişler. Bağ kurabilen ama bağın içinde kaybolmayan, kendi yönünü bilen ama yakınlıktan kaçmayan, gerektiğinde taşıyabilen ama gerektiğinde taşınmasına da izin verebilen bir kadın doğmaya başlar.
Seanslarda çoğu zaman yaptığımız şey de tam olarak budur.
İçimizde birbirine karşı savaşan bu parçaları susturmaya çalışmayız. Birini seçip diğerini yok etmeye çalışmayız. Onların neden ortaya çıktığını anlamaya, bugüne kadar bizi nasıl koruduklarını görmeye ve artık birbirleriyle mücadele etmek yerine aynı ruhun hizmetinde buluşmalarına alan açarız.
Çünkü gerçek güç, yalnızca ayakta kalabilmekte değil; gerektiğinde yaslanabilmekte de saklıdır.
Ve gerçek özgürlük, kimseye ihtiyaç duymamak değil; ihtiyaç duyabilmenin de kendi merkezinde kalabilmenin de mümkün olduğunu deneyimleyebilmektir.
Sevgi ve Nefesle…
Etiketler: aslı sağtekin, bilinç, bireyleşme, bütünsel iyileşme, güç, kadın, yazı